Abone: Yazılar | Yorumlar | Email

J. PAUL SARTRE

Sartre’in Varlık ve İnsan Anlayışı

 J. Paul Sartre (1905-1980)

Birinci Dünya savaşı ile liberal paradigmanın yıkılması, bir çok insanın tarihe, dinlere ve tüm değerlere olan inançlarının yıkılmasına da neden oldu: Aç-susuz, evleri yıkılmış, ocakları sönmüş, yakınları ölmüş, yaralanmış veya kaybolmuş, gelecekte hiçbir umut bulamayan insanlar en keskin ve net bir şekilde “insanlık durumlarıyla yüz yüze gelmişlerdi.”

 Şunu belirtmek gerekir ki, yukarıda zikredilen bağlamda ortaya çıkan Sartre’ın ateist varoluşçu anlayışı yüzyılımızda daha çok etkili olmuştur. Varoluşçuluk konusundaki çalışmaları ile tanınan B. Kaufmann’a göre Varoluşçuluk, Sartre’in çalışmaları ile uluslar arası bir ün kazanmış ve ilgi odağı olmuştur.  Onun felsefesinin büyük ölçüde F. Nietzsche, M. Heidegger, G. W. Hegel ve E. Husserl gibi filozoflardan beslendiği anlaşılmaktadır. Sartre ister bütün olarak, isterse yorumlayarak almış olsun, görüşlerini yeni bir şekilde sentezlemiş ve ateist varoluş felsefesini bu temeller üzerinde inşa etmiştir. (1)

 

Bunun çeşitli nedenleri olmakla beraber en önemlileri şunlardır:

 

Birincisi, Sartre Avrupa’da insanların II. Dünya Savaşından ve tüm baskılardan özgürleştikleri bir ortamda yazmaktadır. İkincisi, klasik felsefe geleneğinin aksine en felsefi fikirlerini bile roman, deneme, tiyatro oyunları gibi edebiyat ürünleriyle ifade etmekte, böylece milyonlarca okuyucuya ulaşmaktadır.

 

Bir diğer neden ise Sartre’ın toplumun ahlaki değerlerini hiçe sayan nikahsız evliliği ve su götürmez ateizmidir. (2) Sartre’ın nihilist varoluşçu anlayışını ve bunun insan için ihtiva ettiği sonuçlarını anlamak için onun varlıkla ilgili kavramlaştırması ve bunun bir sonucu olarak ulaştığı insan anlayışının anlaşılması gerekmektedir.

 Batı Felsefe geleneğinin en büyük filozoflarından birisi olan Eflatun asıl varlık olarak ideler alemini kabul etmişti. Gördüğümüz ve beş duyumuzla tecrübemize konu olan alemi ise sadece ideler aleminin bir gölgesi olarak temellendirmişti. Bu anlayışı ile de felsefe tarihi boyunca, Müslüman filozoflar dahil, birçok düşünürü etkilemiştir. Çağdaş filozoflardan A.N Whitehead (1861­1947) Batı felsefe tarihinin Eflatun’a düşülmüş bir haşiye olduğunu belirtirken bu gerçeğe işaret eder. J. P. Sartre’ın varlık ve insanla ilgili görüşleri bu kadim konunun farklı bir açıdan tartışılmasından başka bir şey değildir.

Sartre varlığı temelde ikiye ayırır: Birincisi, kendisi için varlık (being for-itself). Buna bilinç de diyebiliriz. İkincisi ise, kendinde varlık (being in-itself). Yani duyularımızla bildiğimiz, deney ve gözlem konusu olan tüm varlık.

 Bununla beraber Sartre için asıl önemli olan kendisi için varlıktır, yani insandır. Zira konuyla ilgili 660 sayfalık Varlık ve Yokluk adlı kitabında kendinde varlık için sadece altı sayfa ayırırken, kitabın geriye kalan kısmını kendisi için varlığa ayırır. Aslında kendinde varlığa ayırdığı birkaç sayfadan asıl amaç ta esas konuya geçiş içindir. Başka bir ifadeyle, felsefesine bir temel arayan Sartre, bu temeli kendinde varlıkta bulmuştur. Konun daha iyi anlaşılması için bu kavramları biraz daha yakından görelim.

1. Kendisinde Varlık

 Sartre Varlık ve Yokluk eserinde “Kendisinde Varlık”ı şöyle ifade eder: “Varlık ne ise odur”. (3) Bu haliyle “kendisinde varlık” “kendisi için varlıkla” tam bir zıtlık içerisindedir. “Kendisinde varlık” objelerin/şeylerin dünyası olup, ne ise odur. Bundan dolayı başka bir şey değildir. Varolmaları için hiçbir nedene ihtiyaçları yoktur. Sonsuz ve anlamsızdırlar. Dahası “kendisinde varlığın” hiçbir anlamı yoktur. Herhangi bir Tanrı veya Yaratıcı olmadığından, her şey “hiçbir amacı ve anlamı olmadan” sadece vardır. Bu nedenle Sartre’a göre “onların [şeylerin] nereden geldiğini ve niçin buruda olduklarını sorgulamaya hakkımız yoktur”.

Ona göre “modern düşünce [fenomonoloji] var olanı, onu açığa vuran bir seri ortaya çıkışa indirgeyerek önemli bir gelişme gösterdi… görünüş, gizli bir gerçeğe değil, eksiksiz bir seri görünüşe gönderme yapar… Bu yeni karşıtlık; sonlu ile sonsuzluk arasındaki ya da daha iyisi, sonlunun içindeki sonsuz karşıtlığı, olmak ve ortaya çıkarmak ikiliğinin yerini alır.” (4) Garaudy’e göre burası Sartre’in kanıtının merkezidir. Sartre’a göre aşkın bir gerçeklik bulmak söz konusudur, fakat bu Tanrı değildir. Dünyadır. (5)

 Varlığın anlamsızlığı ve saçmalığı fikri Sartre’ın Bulantı adlı romanında en iyi ifadesini bulur. Bulantı Sartre’ın ilk romanıdır ve üstatları olan Husserl ve Heidegger’in dünya bakışlarını yansıtır. (6) Romanın merkez teması-gerçek bir felsefi manifesto-; artık amacı[n] bulunmadığı andan itibaren dünyanın da artık hiçbir şey ifade etmediğidir. (7) Romanın kahramanı Roquentin’e yazar şunları söyletir:

 Biz bir kendi kendisinden sıkılmış, bunalmış varoluş (existant)lar yığını idik. Ne birimizin, ne de diğerlerimizin burada bulunmak için en ufak bir sebebi yoktu. Her “varolan” kendi içinde, karmaşık olarak belli ve belirsiz bir endişeli tavırla kendini diğerlerine nazaran fazla hissediliyordu. Fazladan (de trop) olmak; bu benim bu ağaçlarla, bu parmaklıklarla, bu çakıl taşları ile kurabildiğim tek münasebet (bağ) idi. (8)

Bu anlayışın sonucu ise insanın bir şaşkınlık ve bir kızgınlığa duçar olmasından başka bir şey değildir. Her şey o kadar manasız ve varoluşları o kadar lüzumsudur ki, adeta var olmaktan onlar da şikayetçidirler. Onları oraya koyan, onlara bir sebep ve mana bütünü içinde yer gösteren, daha açık bir tabirle onları yaratan hiçbir zorunlu varlık, yani Tanrı söz konusu edilemez. Hiçbir şeyin ne evveli, ne de sonrası vardır. Kendi kendisinde şey sadece ‘oradadır’. “Ne bütün bunların nereden çıktığını ne de nasıl oluyor da, hiçbir şey yerine dünya vardır diye sorabilmenin imkanı vardır. Bunun bir manası yoktur”. (9) Bulantı romanında tekrarladığı gibi, “sebepsiz ve mutlak bir saçmalık olan varlık” söz konusudur. (10) Sartre’ın varlık hakkındaki görüşlerini kısaca özetledikten sonra, konumuz açısından asıl önemli olan insan anlayışına geçebiliriz

 2. Kendisi için varlık: İnsan

 Daha önce de işaret edildiği gibi, Sartre’ın kendisinde varlık olarak tanımladığı insan anlayışı onun varlık anlayışının bir sonucudur. Yaratıcı bir Tanrı fikrini red eden Sartre’a göre, tıpkı kendinde varlık gibi, insanın da önceden yaratılmış, sabit ve tüm insanlarda aynı olan bir tabiatı yoktur. İnsan Sartre’ın bilinç (consciousness) olarak tanımladığı, kendisi için bir varlıktır. Buna göre, insanın dışındaki tüm varlıklar, Hegelci zıtlık teorisine göre, diğer bir varlık grubuna aittir: Kendisinde varlık. Kendisi için varlığı incelerken önce bilinç olarak kendisi için varlığı, sonra da hiçlik olarak Kendisinde varlığı inceleyeceğiz.

 Sartre’a göre kendisi için varlık esas olarak bilinçtir ve bu bilinçte daima “bir şeyin” bilincidir. Bilinç kendisi dışında olan ve kendisi ile karşılaşan tüm nesneleri “kendinde varlık” olarak tanımlar. “Kendisinde varlık” bilincin tam zıddıdır ve varlığı ancak bilinçle bilinir. İnsan her zaman kendi bilincinin farkında olabilir, ancak bu daimi bir şeyin bilincidir. Bununla beraber bu nesne bilinçten farklıdır ve onun dışında bir şeydir. Bu nedenle bilinç daima kendisini, kendi dışındaki şeylerden ayırır. Kendisini hiçbir zaman onlarla aynileştirmez. (11) Bilinç kavramını daha iyi anlaşılması için Sartre ayna sembolünü kullanır.

Ayna sadece “bir şeyleri/bir nesneyi” yansıttığı zaman bir muhtevası vardır. Kendi başına bir muhtevası ve anlamı yoktur. (12) Aynı şekilde, bilincin de kendi başına bir muhtevası yoktur. Bundan dolayı da, bilincin aksettirdiği nesneler daima bilincin kendisinden farklı ve onun dışındadırlar. (13)

Kısacası, bilincin hiçbir özü (essence) ve muhtevası yoktur. Varlıktan (existence) başka bir şey değildir. Böylece şeyler ve bilinç birbirine bağımlıdır. Bilinç olmadan şeyler anlamsız bir kaostur. Şeylersiz bilincin varlığından bile söz edilemez. Zira bilincin kendisi şeyleri yansıttığı zaman ortaya çıkar.

Bu anlayışa göre insanın önceden belirlenmiş ve tüm insanlar için geçerli olan tümel anlamda bir tabiat/öz yoktur. Bunun bir sonucu ise insan tabiatı yerine, “insanlık durumu” söz konusudur. Böylece bütün dinlerin ve metafizik geleneklerin insan için tümel olarak varsaydıkları nitelikler Sartre tarafından ret edilmiştir. Bunun sonucu ise, insanın uyması veya izlemesi gereken ve hatta sahip olduğu bu nitelikleri belirli ahlaki öğretileri takip ederek geliştirmesi gereken bir tabiatı da yoktur. Sartre’ın insanla ilgili temel tezlerinden birisi de tam burada ortaya çıkmaktadır: “insan kendi projeleriyle/geleceğe yönelik hareketleriyle kendisini belirler”, yani insan olur. Maurice Cranston’un ifadesiyle:

 İnsan belirli ve nihai bir durumda olamaz: O devamlı olarak seçmek, kararlar vermek, eski projelerini yeniden gerçekleştirmek ve yenilerini ileri sürmek zorundadır. Bu görev ancak ölümle sona erer. (14)

 Bu nedenle Sartre’ın ünlü “varlık özden önce gelir” sözünün anlamı tavazzuh etmektedir: İnsan hiçbir özü [tabiatı, doğuştan sahip olduğu niteliği] olmayan bir varlıktır. Böyle bir öz, insanın kendisini sınırsız bir şekilde dönüştürme/gerçekleştirme gücüne tam bir çelişki oluşturur. İnsan olmak istediği şeydir. (15) Bu anlayışın diğer bir anlamı ise insana yol gösterecek veya yolunu aydınlatacak tüm değerlerin ret edilmesidir. İnsan saçma ve anlamsız bir dünyada yapayalnızdır. Tek niteliği ise, eğer böyle bir şey varsa, onun özgür olmaya mahkum olduğudur.

 Sartre daha da ileri giderek, adeta insanın görevinin tanrılaşmak olduğunu ileri sürer. Zira “Tanrı’nın yokluğunun doğurduğu tam hürriyet, Sartre’da, insan davranışlarında bir başı-boşluk meydana getirmiş, hareketlere istikamet verecek herhangi bir dış sebep veya onları doğrulayacak herhangi bir müeyyide, ateizmin tabii bir icabı olarak ret edildiğinden fert bütün ağırlığı kendi omuzlarına yüklenmiş ve yalnızlık içine adete itilmiştir.” (16) Sartre bunu şöyle ifade eder:

 Her şey, sanki ben sorumlu olmaya mecbur kılınmışım gibi cereyan eder. Hayat içinde terkedilmiş olmamı, su üstündeki tahta parçası gibi, düşmanca bir dünyada kimsesiz ve pasif kalmam manasına değil, kendimi birden yalnız ve yardımsız hissetmem, sorumluluklardan kaçma isteğimden bile sorumla olduğumdan bir an bile bu mesuliyetten kopmadan, bütün yükümlülüğünü taşıdığım bir dünyaya bağlanmış olmam anlamına gelir. Kendimi pasif hale getirmem, bir yerde yine kendimi seçmem demektir ve intihar, diğerleri gibi bir dünyada olma biçimidir. (17)

 Burada dikkat çeken nokta, Tanrı’nın varlığı ret edildikten sonra, hem alemin yaratılmışlığı, bir düzen ve anlamının olduğu anlayışı, hem de insanın bir tabiatı, özü ve anlamının olduğu anlayışları ret edilmektedir.

Bu yeni anlayışa göre insanın tek niteliği özgür olmasıdır. Daha doğrusu bu onun bir niteliği de değil, onun olmaya mahkum olduğu bir şeydir. Roger Reneaux’un ifade ettiği gibi, “gerçekten varolmak, şuurlu olmaktır, fakat daha derin bir şekilde hür olmaktır. Aslında hürriyet ‘dünyadaki varlığımızı’ oluşturur. İnsan hür olmakta hür değildir, o, hür olmaya “mahkum”dur. (18)

İnsanın bir özü ve tabiatı olduğu fikrini ret eden Sartre’a göre, hürriyet varlığımızın harcıdır. (19)  Peki bu nasıl bir şeydir? Reneaux, Sartre’ın hürriyet anlayışını şöyle özetler: “O, psikologların iddia ettikleri gibi, iradeye ve düşünüp taşınmaya indirgenemez. Zira onda bir iti ve tutkuyu takip etmekten daha ziyade tartışmak ve akli davranmak seçilir.” (20) Sartre’ın Heidegger’den aldığı “varlık önce gelir ve özü zorunlu kılar” anlayışı burada bir kez daha belirir. Bunun bir sonucu olarak da insan “dünyada, seçimlerini, projelerini, kendi varlığını yansıtan bir aynadaki gibi belirir”. Başka bir ifadeyle hürriyet: “Yapmak ve yaparak olgunlaşmak ve bundan başka bir şey olmamak”tır. (21)

Varoluşçu Ateizmin Bazı Sonuçları

 Sartre’ın bu görüşlerini kısaca vurgulamamızın sebebi, varoluşçu ateizm ile nihilizmin varlığı “saçma ve anlamsız” olarak gören bu anlayışının etkisinin günümüzde de çeşitli biçimlerde devam etmesidir.

Günlük hayatta karşılaştığımız şeyleri; ağaçları, kuşları, dağları, ormanları, denizleri, gölleri, yeryüzünü, güneşi, ayı, yıldızları, gezegenleri, kısaca tüm varlık alemini “lüzumsuz, anlamsız ve saçma” olarak görme, farkında olunsun veya olunmasın, böyle bir anlayışın sonucudur.

Tabiatın aşkın ve kutsal boyutunu inkar/ihmal ederek, ona sadece bir şey, kendi kendine orada olan ve hiçbir anlamı olmayan bir şey olarak bakmak insanların günlük hayatında da bir takım sonuçları beraberinde getirmektedir. Böyle bir anlayışın sonucu her zaman varoluşçu nihilizm kadar yıkıcı olmasa da, dini anlayış, hassasiyet ve moral değerlerin çözülmesine, yozlaşmasına ve bireyin tabiata ve kendisine yabancılaşmasına neden olduğu görülmektedir.

David Ray Griffin modern insanın karşı karşıya olduğu birçok sorunun temelinde alemi saçma ve almasız olarak yorumlayan varoluşçu anlayışın olduğunu ısrarla vurgulamıştır.

 Griffin modernitenin kalbinde yatan fikirleri eleştirirken bu konuyu beliğ bir şekilde ortaya koyar. Kainatın anlamsızlığının/saçmalığının varoluşçu felsefenin en temel özelliklerinden birisi olduğunu ileri sürer ve şu soruyu sorar:

Eğer kainatın Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve hatta Franz Kafka (ö.1924) gibi varoluşçu düşüncenin temsilcilerinin ileri sürdükleri gibi, hiç bir önemi yoksa ve dahası her şey bir saçmadan/anlamsızlıktan ibaret ise “böyle bir bağlamda duyarlı insanlar yaşamak ve varolmak için ne gibi bir nedene sahip olabilirler?” Böyle bir alemde yaşamak için insanların bir nedeni olur mu?

 

Griffin’e göre böyle bir anlayışı, birçok insana yaşamak için kendilerini motive edecek en küçük bir neden sunmadığından, bu insanlar şiddeti, alkol bağımlılığını ve uyuşturucu kullanımını bir yaşam biçim olarak seçmekte, dahası ruh ve sinir merkezilerinin müdavimi olmakta veya intihar etmektedir. Anlamın olmadığı yerde, ölüm yeni bir imkan olarak ortaya çıkmaktadır. Griffin modern toplumlardaki alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ile, intiharlara bir de bu açıdan bakmanın oldukça ilginç olduğunu söyler. (22)

KAYNAKLAR

1   Doc. Dr. Ayhan Aydın, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası, Alfa, İstanbul, 2000, s. 249.

2 Bkz.: F. J. Lescoe, Existentialism, ss. 274-275. Ayrıca bkz.: Jean-Paul Sartre. Sozcukler :Oz yasam oykusu :Ada [Istanbul] 1983.

3 Bkz.: Lescoe, a.g.e., ve Doç. Dr. Kenan Gürsoy, J.P. Sartre Ateizmi’nin Doğurduğu Problemler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1987.

4 Gürsoy, s. 14.

5 Garaudy’den alıntı: s. 83.

6 Garaudy, a.g.e.; Gürsoy, s. 4.

7 Jean-Paul Sartre. Bulanti : Varlik Yayınları, Istanbul, 1987.

8 Garaudy, a.g.e., s. 81.

9 Gürsoy, a.g.e., s. 20.

10 Gürsoy, s. 21.

11  Gürsoy, s. 21.

12   Sartre, Varlık ve Yokluk, Jean Wahl, A Short History of Existentialism, İngilzceye tercüme eden: F. Williams ve S. Maron, (NY: Philosophical Library, 1949) ss. 28-29; Collin Wilson, Introduction to New Existentialism (Boston: Houghton Mifflin Co., 1960, s. 58.

13   İlginçtir ki, İslam tasavvuf tarihinde ve Said Nursi’nin eserlerinde de ayna simgesi sık sık kullanılan bir simgedir. Ancak ulaştıkları sonuçlar çok farklıdır.

14 Lescoe, Existentialism, ss. 280-281. Sartre’ın bilinç kavramının geliştirirken özellikle Heidegger’in Dasein kavramından etkilendiği anlaşılmaktadır.

15 Lescoe, s. 283.

16 Paul Tillich, “Existentialism and Psychotheraphy”, Review of Existential Psychology and Psychiatry, I, no. 1, s.9.

17 Gürsoy, s. 96.

18 Gürsoy’dan naklen, s. 96.

19 Roger Reneaux, Egzistansiyalizm Üzerine Dersler, çev.: Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi, Kayseri,1994.

 20 Reneaux, a.g.e., 70.

 21 Reneaux, a.g.e., 70.

 22 David Ray Griffin, God and Religion in the Postmodern World: Essays in Postmodern Theology, (Albany: SUNY Press, 1989), s.. 17.

 

Makale Yazarı: 

Yard. Doç. Dr. İbrahim ÖZDEMİR Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Cevapla

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>